tarih: 22 mart 2009------> yanda yanıp sönenler güncellendi. yani sadece o sırada erman çağlar güncellendi. buradan yazsaydım da aynı şey olacaktı ama yansın sönsün işte.

 

post-modern nasreddin hoca fıkrası

 

bir gün hoca, karısıyla otururken "ben galiba mutsuzum" demiş, bunu duyan hocanın karısı "ne istiyorsan açıkça söyle; ayrılmak mı istiyorsun?" diye sormuş. hoca da altta kalır mı? "ayrılmak değil... bir süre ara verelim. ayrı yaşayalım. kendimize ve birbirimize zaman tanıyalım..." deyivermiş. karısı bu duruma çok üzülmüş. "keşke gerçekten ne olduğunu anlatsaydın bana. başkası var değil mi?" demiş hocaya. Bunları duyan hoca da yapıştırmış cevabı: "evet biri var. bunu benden öğrenmen en doğrusu sanırım. üzgünüm"

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

tarih 18 ocak 2009

 

 

 

 

bu gif animasyonu aslında viski ve sigara içen arif susam animasyonu olacaktı. yapım aşamasında bazı şeyler yanlış gitti, bazı şeyler tam olmadı. sonuç? sonuç piksel art gibi. düşündüğümden daha çağdaş oldu.

 

 

 

 

 

 

 

tarih: 9 ocak 2008

dev kısa film senaryosu

kısa filmin adı: beni orada arama (i'm not there)

mekan: taksim, istiklal caddesi

kişiler: genç adam, genç adamın arkadaşı, genç adamın arkadaşının kızlı erkekli arkadaş grubu

 

genç adam (cep telefonuyla konuşmaktadır): alo

genç adamın arkadaşı: hah, alo, geldin mi?

genç adam: geldim abi, taksimdeyim şimdi siz nerdesiniz?

genç adamın arkadaşı: biz şimdi bi kafeye geldik oturuyoruz, ama kalkıcaz biraz sonra sen istersen galatasaray'ın oraya gel orada buluşalım.

genç adam: tamam abi, galatasaray'ın oraya gelince ararım o zaman ben seni.

genç adam'ın arkadaşı: tamam abi, hadi...

genç adam: tamam, hadi.

 

(10 dk. sonra)  

 

genç adam (cep telefonuyla konuşmaktadır): alo, abi geldim ben galatasarayın ordayım siz nerdesiniz?

genç adam'ın arkadaşı: hah, abi biz kalktık o kafeden gamze'nin bi arkadaşının cihangir'de evi varmış şimdi oraya gidiyoruz.

genç adam: hadi ya... ben gelmiyim abi o zaman. tanımam etmem...

genç adam'ın arkadaşı: yok olm n'olcak ben de tanımıyorum kimseyi, gel takılırız işte.

genç adam: iyi o zaman, nereye geliyim ben?

genç adam'ın arkadaşı: cihangir meydana gel ben alayım seni ordan.

genç adam: tamam abi, yanlız kontörüm bitiyor. oraya gelince çağrı atarım gelip alırsın beni.

genç adam'ın arkadaşı: tamam abi, hadi...

genç adam: tamam, hadi...

 

(15 dk. sonra)

 

(genç adam cihangir meydanına ulaşmıştır. arkadaşına çağrı atar.)

(genç adamın arkadaşı geri çağrı atar)

(genç adam bir kez daha çağrı atar)

(genç adamın arkadaşı bir kez daha çağrı atar)

(genç adam arkadaşını arar)

 

genç adam (cep telefonuyla konuşur): abi, geldim ben bekliyorum meydanda.

genç adam'ın arkadaşı: abi biz geldik ama eleman yokmuş evde; şimdi tünele doğru yürüyoruz, bir yere oturup bira falan içeriz heralde.

genç adam: hadi ya...

genç adam'ın arkadaşı: sen de tünele gel istersen. meydanın orda falan ararsın...

genç adam: abi benim kontörler bitmek üzere yanlız, nerede oturcaksınız? direk oraya geliyim ben?

genç adam'ın arkadaşı (arkadaş grubuna hitaben): ya arkadaşla konuşuyorum şimdi, o da gelicek, nereye geliyim diye soruyor. neresi diyim, nereye otururuz?

arkalardan gelen ses: valla bilmiyorum ki ben orda hiçbir yeri... gamze, nereye gideriz?

arkalardan gelen gamze sesi: gramofon diye bi yer var oraya gideriz... benim arkadaşım çalışıyor orda.

arkalardan gelen başka kız sesi: orası çok kötü çok pis yaa, gitmeyelim oraya

genç adam'ın arkadaşı (arkadaş grubuna hitaben): hadi abi söyleyin bir yer, eleman bekliyor telefonda.

arkalardan gelen ses: abi, tünelde meydana gelsin biz alırız onu meydandan.

genç adam'ın arkadaşı (genç adam'a hitaben): abi tünelde meydana gel sen biz seni ordan alalım.

genç adam: tamam, yanlız benim kontörler bitiyor, ben sana çağrı atayım gelince...

genç adam'ın arkadaşı: tamam abi, hadi..

genç adam: hadi...

 

(son)

 

 

tarih: 7 ocak 2008 (There goes the neighbourhood)

göztepe, günün belli saatlerinde post-apokaliptik bir çehreye bürünüyor. nükleer savaş olmuş da bir tek binalar ve çatılarındaki çanak antenler kalmış gibi. allah korusun... (sizler için komşuluk temalı playlist hazırladım, player'ı göremiyorsanız muhtemelen sizde bir sorun vardır.)

 

tarih: yakın geçmiş. bazen aklıma gelen bir fikri üzerinde çok da düşünmeden uygulamaya koyuluyorum. komik veya ilginç olduğuna gönülden inanarak saçma sapan işlerin başında saatler harcıyorum. uğraşmak zevkli, ama asıl büyük zevk yaptığın şeyin çok tırt olduğunu anladığında geliyor insana. boşa harcadığın zaman, asıl yapılması gereken işlerin öksüz yavrular gibi kenar köşede birikmesi, ortaya çıkan işin kalitesizliği; bunların hepsi birden aniden kana karışıp beton etkisi yapıyor. şu dünyada insanın kendi kendini sabote etmesinden daha büyük bir zevk tanımıyorum ben. (aşağıda örnek olarak)

Tarih: yıllar öncesi. zamanında yaptığım altınoluk seyahatini espirili bir dille anlatmışım. oysa zamanda yaptığım seyahatleri anlatsaydım sizler için daha ilginç olabilirmiş belki. hahaha. ben böyle espirilere gülüyorum.

Erman Çağlar'ın Altınoluk Ziyareti

 

Olaylar şöyle gelişti; kardeşim bir hafta önce beni arayıp “abi haftaya babamın doğum günü hediye alalım, altınoluğa gidelim, sürpriz yapalım, öyle olsun, böyle olsun...” diye vikvikledi. Dedim “okey, şahane planmış sen al hediye ben parasını yarısı olarak sana veririm ” derken zaten beni dinlemediğini farkettim. Büyük ihtimalle telefonundaki kamerayla kendi fotoğrafını çekiyordu o sırada. “Benim telefonda bile 50 tane fotoğrafın var çekmişsin hep yeter artık çekme, yapma bunu” dedim, “abi ne diyorsun dediklerinden bir şey anlaşılmıyor” diye isyan etti pıtırcık. “hediye al” dedim kapattım.

 

Bir hafta, bir gün gibi geldi geçti. Cuma günü aradım kardeşimi “aldın mı yavrum hediyeyi?”; almamış... “niyealmıyorsunalıcamdemiştimalmamışsın” diye hızlı hızlı hesap soracak oldum ama kardeşim yaşındaki genç insanlar “en ufak bir olayda hemen maksimum tepki göstereyim ki karşı taraf tartışmadan tiksinsin” modeli işletim sistemi kullandıkları için şahane azar işittiğimle kaldım. “İyi” dedim “gel levent’e metrositiye gidelim alalım ne lazımsa.”

 

Metrositiye vardığımda, sokakta yürüken beynime kadar kaçan şiddetli rüzgar yüzünden hafif sersemlemiştim. Cebimdeki anahtar telefon ıvır zıvırı kenara koydum geçtim metal dedektöründen. Hemen öttü alet. Bir kere sektirmedi zaten bugüne kadar ciyuv ciyuv sanki maaş ödüyorlar alete. Görevlinin “Üzerinizde metal benzeri bişey var mı?” demesine kalmadan “heart of steel” diye bağıraraktan diğer metal eşyalarımı da aldım içeri doğru seyirttim. 3 sene durmaksızın manowar dinledim ben lan.  (tesili resim öten metal dedektörü)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

temsili resim: Manowar

 

Kardeşimle buluştuk, dolaşmaya başladık. Metrositinin içinde yaklaşanı hem sağır, hem kör, hem de zeka özürlü hale getirecek seviyede müzik yayını vardı. “Bu ne şimdi, hangi çağda yaşıyoruz anuna koyun?” diye serzendikten sonra “Türkiye İbiza olur mu” endişesini yaşadım bir süre. Sonra kızlarımızın çoğunun çirkinsel olduğunu hatırlayınca endişelerim yatıştı. Ancak boru gibi müzik yayını yaparsınız. Siz ve sizin gibiler.

 

Hediye seçimi benim tam anlamadığım bir konu. Kardeşim fırtına gibi esiyor ama. Deli gibi... Anorak diyor, süveter diyor. Anorak ne mınako. Japon futbolcu. Mınako bi furuyor ve gol. Ta ordan furuyor. Şiir var: Vur mınako vur / iyiliklere güzelliklere vur / barış gelsin barış için vur / ne güzelsin Mınako / japon futbolcu Mınako.../

 

Bitsin diye yalvara yalvara 45 dk. daha dolaştım kardeşimin peşinde. Benim ölçüler babamın ölçülere yakın olduğu için (yuvarlak hatlar) beğenilen herşeyi giyip denemek benim görevimdi. Pantolonu giy çıkar iyice garip bir insan oldum. Küçükken büyüteçle yaktığım karıncaların diyetini ödedim, çile doldurdum.

 

Bulduk birşeyler verdik parasını aldık. Sodekso marifetiyle birşeyler yedik sonra. Sanki para vermiyormuşum, sanki yediğim şeyi bedavaya yiyormuşum hissiyatını her seferinde hissetmekten hiç sıkılmıyorum. Hissiyat çok önemli.

 

Planımız şuydu: eve gidip sabah saat dörde kadar uyuyacağız, ardından emekli annemle babamın ikamet ettiği altınoluğa doğru yola çıkılacak sabahın erken saatlerinde bu şirin tatil beldesine  varılacak, babama sürpriz olacak, gibi bazı olaylar. Tabii canım annemin bu olaydan haberi olduğu için, şimdiye kadar sergilediği kıpır kıpır hallerle babamı olaya uyandırdığını tahmin ediyordum. Önemli olan niyet tabii.

Eve vardık, kurduk saatleri yattık. Sabah uyandığımda saat 8.30’du. yarım saat sonrasına alarm kurup biraz daha uyudum. Kalktım, en az benim kadar zevkle ve şevkle uyuyan kardeşimi uyandırdım. “Kalk” de

Temsili resim: Uyuyan kadın

dim “gidiyoruz”, “ben gelmiycem” dedi uykusunun arasında. Niye gelmiyorsun? Ne demek gelmiyorsun? Sen çıkardın bu sürpriz işini başıma, şimdi nasıl gelmiyorsun?  Gelmiyor. “Sabah dörtte kalksaydık gelirdim ama şimdi saat 9 oldu.” diyor. Kendimi hiç laf anlatıp laf dinleyecek halde hissetmiyorum. “İyi” diyorum çıkıyorum odasından. Tek başıma giderim, yolda da istediğim müziği dinlerim.

 

Yanıma alabileceğim temiz hiçbir şey yoktu, kirli çamaşırların banyoda oluşturduğu yığına yöneldim. Çileli annem dertli annem. Elleri toprak, elleri anadolu kokan annem... Makine yıkıyor nasıl olsa, zerre vicdan azabı duymadan yükledim bütün kirlileri çantaya.

 

Yola çıktığımda saat 10 sularıydı. Benzin almak için benzinciye uğradım, iki tane sandöviç aldım. Keyfim yerinde gibiydi. Severim uzun yolda yalnız başıma araba

Temsili resim: Avrupa sineması (değil. bağımsız amerikan sineması, ama film kötü)

 kullanmayı. Bağımsız avrupa sineması gibi hissederim kendimi; yaratım sürecinde sıkıntılar yaşayan ve köklerine dönüp ailesiyle yüzleşmek için yola çıkan adammışım gibi davranırım. Ev yemeği yemek, kirlileri yıkatmak gibi şeyler avrupa sinemasında çok değinilmeyen motivasyonel öğeler.

 

Vapur iskelesine kadar sorunsuz bir seyahat oldu. Vapurda çay içmek için arabadan indiğimde üç otobüslük yaşlı bulgar bayan kafilesiyle karşılaştım. (bkz. Fotoğraf) bütün vapuru ele geçirmişler, yüksek sesle bulgarca konuşuyorlardı. “mizdrıp” “peçka” “nema” “paprika”  gibi aradan seçebildiğim bulgarca kelimeleri “ehe ehe” diye bir süre dinleyerek çayımı içtim. Sonra kafileyle yola çıkan her yaşlı kadın gibi bulgar yaşlı kadınlar da hep birlikte şarkı söyleyip göbek atmaya başladılar. “nanıskim noluya lan” diyerek koştum, kendimi arabaya kilitledim. “pilevne nazdıp pilevne bizdrıp” diye sesleri gelmeye devam ediyordu, uyuyakalmışım.

 

 

 

 

 

 

 

Resim1: eskihisar iskelesinde idonun manasız reklam kampanyası. babanın ido kullanarak kazandığı zamanı çocuğuyla harcamak istemediği çok açık. ısrarın anlamı yok. ya çet yapıyor ya betandwin.com dan iddianın sonuçlarına bakıyor. hayvan ya. kızınla ilgilensene. büyüyüp gotik olduğunda duvarına "i hate everything" ve / veya "i don't belong here" yazınca kara kara düşünürsün ev sahibi bunu depozitodan keser mi diye. ibiş.
Resim 2: Yukarıda bahsi geçen üç otobüslük yaşlı bulgar kadın kafilesinin yalnızca ufak bir kısmı. görüldüğü üzere tüm yaşlı bulgar kadınların saçları türk yaşlı kadınların saçları gibi bir örnek.

 

Arkamdaki arabanın ısrarcı korna sesiyle kendime geldim. Yolculuğun asıl zor ve uzun kısmı arabalı vapurdan indikten sonra başlıyordu. Üstelik yalovadan sonra radyo eksen ya da açık radyo gibi kanallar çekmez oluyor, arabanın radyosu bazı amatör yerel kanallara teslim oluyor. Kısmen severim yerel radyo istasyonlarını.

 

-         Bazalı yatağın ne kadar güzel, nereden aldın?

-         Tabii ki de Aymazlar ticaret çeyiz sarayından aldım. Üstelik inanılmaz fiyatlar ve taksit imkanıyla.

-         Aymazlar ticaret çeyiz sarayı mı? Hemen gidip bana da bir tane alalım!

-         Gidelim tabii ki, bu fırsat kaçmaz! Aymazlar ticaret çeyiz sarayı balıkesir çıkışı 3.km, giderken sağda dönüşte sağda.

-         Aymazlar ticaret çeyiz sarayı. Hayallerinizin gerçeğe dönüştüğü müessese.

-         Aymazlar ticaret.

-         Aymazlar ticaret.

 

Ama birbirine benzeyen diceylerin seslerinden ve serdar  ortaç şarkılarından çabuk sıkılıyorum. Arabadaki sidilere dadanıyorum. Daha önce bin kere dinlemediğim hiçbir cd yok arabada. Her yola çıkışımda “neden bir gece öncesinden beş dakka ayırıp yeni bir cd hazırlamadım” diye dövünüyorum. Torpido gözünde daha önce görmediğim, kardeşimin hazırladığı bir cd buluyorum. Neyle karşılaşacağımı aşağı yukarı tahmin ediyorum ama yine de şansımı deniyorum. Yerli ve yabancı emo gruplarının en nadide eserleri arabanın bereketini kaçırıyor, güzel manzaralı dağ yollarını mundar ediyor. Yine de hoş sayılabilecek bir sürprizi var cd’nin. Eye of the Tiger’ın çağdaş bir versiyonu aniden şenlendiriyor ortamları. Dikiz aynasını sadece gözlerimi görebileceğim bir pozisyona ayarlıyorum ve bir süre silvester stallone’nin “cobra” filmindeki bakışlarını taklit etmeye çalışarak kendimi oyalıyorum.

Resim 3: Cobra filminde silvestre stallone'nin arabanın dikiz aynasından bakarkenki bakışlarını yakalamaya çalışıyorum. gözleri aşağı çekebilmek için üstten kaşlarla ittiriyorsunuz. biraz zor ama 45dk. bir saat içinde çözüyorsunuz olayı.

Susurluk taraflarına geldiğimde araba kullanmaktan beynim kamaşmış durumdaydı.