Groagh.com arşivlerine geldiniz.

Kendi kendinizi soktuğunuz bu durumdan geri tuşuna

basarak kurtulabilirsiniz. Ya da yukarıdaki groagh ibaresine de

basabilirsiniz. Amcanın yanındaki groagh ibaresi.

 

8 Agustos 2008----------------------------->

 

sanatçı: modern talking şarkı: brother louie (henüz üç yaşında bir kardeşim var; süt içiyor, petibör yiyor) yorum: hasan inceler (klavye, vokal, eurobass), erman çağlar (elektrik gitar, vokal)

 

çok sevdiğimiz bir insan var. mustafa amca. modern talking i çok seviyor. biz de seviyoruz.

 

18inin olayını 28inde veren insanlar var. groagh.com

 

 

 12 Agustos 2008------------------------------>

Dünyanın en güzel insanı bulundu. Iron and Wine (Samuel Beam) tüm dünya çapında birinci oldu. hasan inceler ikinci.

---hasan inceler (gerçek boyut)

Groagh.com dan çeyiz şenliği:

- caner atakulun sayfası yenilendi. caner atakul'un uyurken "öüüğm öüüğm" diye sesler çıkardığını biliyor muydunuz? ben bilmiyordum. korkuttu beni. kişiler->caner atakul

- can dalyan'ın sayfası yenilendi. akademik dünyanın yüz akı can dalyan. yüz dolar gibi insan can dalyan. kişiler->can dalyan

- neler kısmı güncellendi. caner atakul, hasan inceler ve daha neler neler... neler.

- ikinci "groagh.com paintçilik ölmedi sergisi" sevgili serra kaya'nın katılımıyla aramızda, olaylar kısmında. 

olimpiyatlar başladı! dünyanın en sağlıklı insanları şu anda pekinde güreşiyorlar, takla atıyorlar, bisiklete biniyorlar. (resim basmalı)

 

08 Agustos 2008----------------------------------->

niye güncellenmiyor site? neden? tatildeyim çünkü. şirin bir tatil kasabasında, bir zeytin bahçesinde oturuyorum, piknik tüpte bişirdiğim türk kahvesini yudumluyor, su kenarından topladığım naneleri kahvenin yanına aroma ediyorum. bahçenin içerisinde dev bir ceviz ağacı var. ceviz ağacının dallarında sincaplar çiftleşiyorlar. boyları boylanıyor, soyları soylanıyor. şu an dürbünle izliyorum onları... sonra bu çiftleşen sincapların çocukları oluyor, çocukları doyurmak için bizim ceviz ağacındaki

bir şekilde koç taşağına (billur) benzediğine karar verdiğim portakallar.

 bütün cevizleri çalıyorlar. üç yıldır bir tane ceviz yiyemedim şu ceviz ağacından. şeytan diyor diz ağacın altına geçen yaz kendi ellerimle kestiğim zeytin ağacından elde ettiğim çıraları, bas ateşi. ondan sonra biraz uzağa git, dürbünle izle. alevli hayvan pornosu. türk kahvesinden yeni rakıya geçmemle birlikte

 sinirim de geçti şu anda. sincaplar da kendilerine göre başka bir hayvan. aklı fikri cevizde. bi de denk getirdiğinde çiftleşiyor dişisiyle. soylarını soyluyorlar. işte günler böyle gelip geçiyor. türk kahvesi içiyorum, rakı içiyorum, dürbünle hayvan gözlemliyorum. 40 yıllık radyo-kasetçalardan sezen aksu dinliyorum. sıkılınca yunan radyosu açıyorum akostopolis vera mera diye rumca şarkı dinliyorum. rumca şarkı dinlerken arada pilevne, dolmaki gibi bildiğim kelimeleri duyunca seviniyorum. rakı bitince motoruma atlıyorum köye gidiyorum rakı alıyorum, halis koyun yoğurdu alıyorum, gazeteleri alıyorum. muhtarın ofisinin önünden geçerken korna öttürüyorum. önceleri garipsedi olayı ama artık korna yapınca o da el sallıyor, hastası oldu. sonra içip içip caner atakulu arıyorum. rahatsız ediyorum onu. gizli numaradan arıyorum, derin derin nefes alıp veriyorum. deliye dönüyor. benim tatilden anladığım budur. peki site? site güncellenecek... bunu saymayın. bu hiç birşey değil daha. o kadar çok güncellenecek ki. can dalyan, atilla parla, caner atakul, hasan inceler, elif öner, zeki müren, cengiz üstün ve daha bir çok isim. inanılmaz. (insanlığın devamı adına erman çağlar)

----->fotoraflar olaylarda

boo dergi - groagh.com röportajı:  http://www.boodergi.com/

girin ve erman çağların caner atakul isimli insanın her sözünü nasıl kestiğine kendi gözlerinizle şahit olun. röportaj için boo dergi'ye, özellikle de bizimle röportajı gerçekleştiren yasemin yıldırım ve ozan daniel eicher özışık'a çok teşekkürler. bize karşı çok sabırlı ve sevecenlerdi. çok uğraşıp her ay dergi yapmalarına rağmen bu dergiden (boo dergiden) hiç para kazanmayan insanlar. hep sevdikleri için yapıyorlar.

yıllardır merak ettiğimiz erkin korayın okula göndermediği kızıyla kebapçıda karşılaştık ve imza aldık. kendi çabalarıyla okumayı sökmüş gerçekten canayakın bi insan.

resimde: ezo koray imza verirken. (resmi büyütmek mümkün)

röportaj ve resimler: cihan kılıç

-----> yandaki tatil olayıyla ilgili bazı eklemeler: türk kahvesi içtikçe sinire kestiğimi farkederek tam zamanında mis gibi rakı sofrası kuran ve beni dünyaya ve insanlara karşı daha pozitif bir yaklaşım yaklaşmaya iten insanın ismi kadir abi. kadir abi tam bir doğa insanı. ağaçlarla konuşuyor, kuzulara bağırıyor. sincaplarla ilgili şikayetimi kendisine iletiğimde "öyle deme ermanım, o sincap dediğin hayvanın eti öyle bir güzeldir ki... mis gibi eti var o sincabın. neden? çünkü herşeyi dalından yiyor, gidiyor en güzelini en tazesini buluyor onu yiyor." diyerek beni şaşkına çevirdi. "iyi ama kadir abi bizim ağacın dalından yiyor, en tazesini en güzelini yiyor canına yandımı hayvanı" dedim, "işte sen de yakalayıp onu yiyeceksin. eti mis gibi o hayvanın" dedi. o an için çok mantıklı geldi. sonra rakının yanına dalından üzüm, bostandan salatalık getirdi, iyice kendine hayran bıraktı beni. yetmedi, bahçede kirpi buldu, onu da sofraya getirdi. "biraz dursun burda, muhabbet dinlesin" dedi.  "ehehe" dedim. uzunca bir süre rakı içtim. sonra bisiklete bindim, 13 yaşında çocuk gibi bisikletten düşüp dizimi kanattım. sonra farkettim ki boynumda asılı olan laptop çantası dengemi bozuyormuş. eve döndüm, çıkarttım laptop çantasını anneme teslim ettim, annem tam "kaç yaşında adam oldun hala neler yapıyorsun, öldüreceksin sen beni birgün" derken bir anlık gafletinden faydalanıp bisikleti kaptığım gibi kaçtım elinden.

 

 

15 Temmuz 2008----------------------->

çiçek taksi diye dizi vardı zamanında hatırlar mısın bebeğim? "taksinin rengi buyday sarısı / çiçek taksi durağı burası" diye şarkısı varıdı. dün itibariyle kanal d kanalında "akasya durağı" diye şahane bir dizi başladı. dizinin konusunu, http://www.akasyaduragi.com/ sitesinden bir çırpıda kopipest yapayım sizlere: "Kimler yoktur ki bu durakta?  Tatlı üçkağıtçı Sinan, aksi ve sinirli bir şoför olan Sülüman Türkücü olmak için Güneydoğu’dan gelmiş taksici Seyit geçinmek için ek iş yapan Öğretmen Muzaffer, tıp fakültesinde okuyabilmek için geceleri taksiye çıkan doktor lakaplı Murat ve Karadenizli saf bir çocuk olan çaycımız Ali Kemal.
Aysel ve diğer şoförlerimizin ekmek kavgasını, hüzünlerini ve neşelerini hep birlikte izleyeceğiz."

heyecanlanıp terlemeye başlayanlara bir iyi haber de benden: dizide laz şivesi komiği de var. yesss beybi! bence 5 yıla kalmaz bulgaristan oluruz. kafalarınızı ona göre hazırlayın.

bunlar güzel şeyler:

1) caner atakulun sayfası güncellendi

2) tavşan-insan kırması varlık hasan inceler'in sayfasında şinitzel yüklemesi oldu.

3) neler kısmında yenilenmeler oldu. neler kısmında yenilenmeler. yenilenneler. öeh.

4) selami şahinin balmumu heykeli madame tussaud müzesinde yapılan sade bir törenle ziyarete açıldı.

14 Temmuz 2008------------------------>

uykusuzluk kafasıyla kahveye fazla şeker atmışım, çıkarmaya çalışırken eridi gitti şekerler. resim temsili. erman çağlar hayata ve insanlara karşı çok öfkeli bir insandır. çünkü erman çağlar cücedir. 1.40 boyundadır.

groagh.com adına cihan kılıç

aşağıdaki yazıyı okuyunca cihan kılıç hemen bi cevap verme olayına gireyim demiş. ama oturup yazmak zor geldiği için beni gördüğünde "erman, siteye erman çağlar cücedir o yüzden çok sinirli falan yaz bi de daltonların en kısasının kafasına kendi kafanı fotoşopla ekle, öyle yap" dedi. ben bu sitedeki insanları biraz da bu yüzden seviyorum. ama daltonun kafasına kendi kafamı eklemekle uğraşmam heralde.

cihan kılıç adına erman çağlar

dünyaya kondom! (çağımız klasikleri)

ozonu da deldiğimiz için, evet... klibinde bir yerde tuğba ekinci moonwalk yapıyor.

 

 

2 Temmuz 2008-------------------------------->

gerçek olamayacak kadar güzelsin, biliyorsun değil mi? canım benim...

bu ayki groagh.com afiş hediyeli. büyük halini kaydedin bi memory card bilemedin bi cd ye yükleyin, ozalitçiye götürün güzel kağıda bastırın. afiş. üzerine bastığınızda büyüyor zaten... işte o büyük halini alın bi memory card bilemedin bi cd ye yükleyin, ozalitçiye götürün güzel kağıda bastırın. işte afiş. ehov! neler kısmı faaliyette!. asla açılmayacak zannetiniz. ben o günleri göremem dediniz. ama açıldı. neler sorusunun cevabını arıyoruz. kendi kendimize sorduğumuz için kolay. siz de kendi neler sorunuzu groagh@groagh.com a maille atarsanız ona cevap vermek biraz daha zor olabilir.

 

27 Haziran 2008--------------------------------------->

 

sanatçı: celine dion, şarkı: go on, yorum: cihan kılıç (org), hasan inceler (klasik gitar, vokal), erman çağlar (elektrik gitar, vokal)

gitarlarını biliyorum ama vokallerini tam bilmiyorum. arada hasana bakıyorum "o biliyor mu acaba?" diye ama o da sadece "go on" kısımlarında bağırıyor. o bağırınca ben de bağırıyorum. 

 

efes one love festival da groagh.com çıkarması. kendilerine gösterilen yoğun ilgisizlikten bunalan elemanlar biraya abandı. gerçi emrah'ı bi kız tanımış feysbuktan, el sallamış falan ama emrah görmemiş. kendilerine daha fazla ayrıntı ve fotoğraf çok yakında olaylar kısmında. "çok da skimde çok afedersin; ne yapayım ben ayrıntıyı, fotoğrafı" derseniz size canerin kedisini verebiliriz. beli kırık ama şu anda, bakım istiyor. uzun süre cinsellikten uzak durması gerekiyor ama duramıyor. onun ayrıntıları da aşağıda. caner atakul'un son dev eseri groagh.com III artık, sizler için, orda. kişiler kısmında caner atakul sayfasında. okurken "sen kendini ne zannediyorsun ya" diye sayıklayacaksınız.

beşiktaş'taki kadıköy iskelesinin ordaki çay bahçesi yıkılınca oraya alışmış insanlar oranın yokluğunu sindiremedi. hepsi güvercine döndü. insanları güvercine çevirmeye kimin ne hakkı var. yaklaşınca kaçışıyorlar ama hemen biraz öteye tekrar oturuyorlar. iyice güvercin gibi.

<----- genç yaşımda bi trafik kazası, bi veremden göçüp gittiğimde biliyorum hep bu fotorafımı kullanmak isteyeceksiniz. ama kullanmayın. ben böyle bir insan değilim. aşağı yukarı böyle bir insanım. elinde yarım ekmek tutanım-------->

 

07 Haziran 2008-------------------->

açık alanda görsel şölen 2: orada sizin belki de çok görmediğiniz bir dünya var. o dünyada sütunlar, kemerler, çam ağaçları ve dev "ölüm tehlikesi" tabelaları yaşıyor. o dünya çok uzağımızda değil. yani bizim eve göre çok uzak değil. yürüme mesafesinde, caddebostanda bir trafodur bu gizli dünyanın kapısı. haydi gelin büyülü bir yolculuğa çıkalım...

 

ben bu resimleri siteye koymaya bu ayın ikisinde karar verdim. tam altı gündür resimlere bakıyorum. altı gündür siteyi güncelleyemedik. nasıl bir büyü, ne tür bir bilinç akışı?

 

son olarak şiir yazmaya karar verdim:

 

 

 

 

 

gel gir bu sihirli dünyaya

kemerler ve sütunlar var burada

yavaş ve dikkatli gir ama

elektrik trafosu çünkü bu aslında

 

elektrik çarpması ne hoştur

aslında biraz nahoştur

etlerin yanar çünkü

titretir bir yandan da...

 

----->hasan inceler ve göksel elbüken de bu sihirli dünyanın yolcuları.

 

 

28 Mayis 2008---------------------->

 sitesi yapma programlarını yavaş yavaş öğreniyoruz. kurcalayarak buluyoruz. artık hiçbirşeyden geri kalmayacaksınız. müzikse müzik, videoysa video. 2) bu aydan itibaren normalde bedavadan okuduğunuz yazılarımı lombak dergisine para vererek de okuyabilirsiniz. bu aydan itibaren lombaktayım. 3) caner mini fotoroman hazırlamış, onu olaylar kısmına koyduk o da güzel. 4) caner atakul yeni sayfa yapmış kendisine. eskisini atmaya kıyamadım. eski sayfalara da ulaşabileceğiniz bir düzenek hazırladım. bilişim internetinin tadına varın! Bu tadın tadına groagh.com la varın... (ajans press le rekabet halindeyiz)

tavuk yer misin bebeğim. bana yersin gibi geliyor. geçtiğimiz günlerin birinde hasan, ben & göksel caddebostan tarafına doğru yürüyüşteyiz. o zaman karşılaştık bu insan boyutlarında sevimli pişmiş canlıyla. şimdi tabi burdaki ufak resimden çok anlaşılmıyor ama aşağılarda bir yerde insanlı (hasanlı) fotoğraf da mevcut. ordan bakıp oranlarsınız. hasan üzerinden oranlamanız biraz tatsızmış ama bilimde ayıp yoktur. öyle düşünmek lazım. uzaktan bağdaş kurmuş budha gibi duruyor. fotoşopla büyütülmüş et olduğunu çok yakınına gelince anlıyorsun. aldığım duyumlara göre boğaz köprüsüne kırmızı-yeşil-mavi led ışık taktırmayı akıl eden takımla aynı takımmış bu reklam kampanyasını yönetenler. ellerinize sağlık, yüreğinize sağlık.  ilanda gördüğüm tavuğu istiyorum, fiyat mühim değil...

onlar vahşi...yanda gördüğünüz internette kesintisiz fason haber yapan milliyet.com ve hurriyet.com ekibinin elinden çıkma mis gibi bir haber. bomboş. zamanında bulvar gazetesiyle (ki hala var galiba) "fotoğrafın altına yazı sallıyorlar hacı ehehe. var mı böyle bir şey yaa? eheheh kokulu silgiler vardı biz küçükken hatırlıyor musun ayça?" şeklinde manasız muhabbet yapanlar şimdi nerede? ben buldum ama onları. haberin altında yorumlar kısmına bir bakın. ayça sen de bak. kendinizi "ifade özgürlüğü gerçekten gerekli mi?" diye  sorgularken bulacaksınız.

 

 

 

22 Mayis 2008---------------------->

Youtuplar n'oldu abi? Tamamen mi kapandı? Yine açılacak mı? Nasıl olacak? Sokakta sigara içilebiliyor mu? Net birşeyler söyleyin...

Bu da vindovs hatası. Sorununu, probleminini bana çözdüren bir bilgisayarım ilk defa oluyor.

 

17 Mayis 2008----------------------> cartel 95 indirdim onu dinliyorum.

yanda gördüğümüz kişi benim ev arkadaşım hasan inceler. resimde uyurken çıkmış. uyanık olduğu zamanlarda çok güzel işler yapıyor. bu işlerin bir kısmını kişiler->hasan inceler kısmında bulabilirsiniz. biraz kurcalayıp neresi çalışıyor neresi çalışmıyor anlayabilirsiniz. sayfanın.

 Bizim sitede paintçi olarak çalışan Cihan Kılıç aslında ikili yaşam süren bir sosyopat. bazı günler gizlice kaçıp uykusuz dergisinde çizer olarak çalışıyor. cihan kılıç'ın bilinmeyen yüzü... biz biliyoruz tabii, ama kendisine belli etmiyoruz. nasıl ki babanız sizin bilgisayarınızdan porno sitelere girer siz yokken, history ye girip gezdiği adresleri silmeyi beceremez (bu arada yeni internet explorer da pornocu babalara yönelik şahane düzenlemeler var. artık history silmek çok kolay...), siz de babanızın swedish teen lere dadandığını bilirsiniz ama utanmasın, mahcup olmasın diye söylemezsiniz. işte biz de cihan'a belli etmiyoruz bildiğimizi. sonuçta derslerini aksatmadığı sürece hobileriyle ilgilenebilir, televizyon falan izleyebilir, derslerini aksatmamak koşuluyla.

lafı uzatıyorum, yine gizlice uykusuza kaçtığı bir gün dergideki insanlara siteyi göstermiş cihan. beğendiler falan dedi (biz de sizi beğeniyoruz). sevindik tabii. laf arasında bir yerde Cengiz Üstün "bende de böyle bişeyler var, al bunları isterseniz siteye koyarsınız" kabilinden bişeyler söylemiş Cihan'a... bu noktada sevinmekten fazlası oldu bize. Ben hemen yüzsüz gibi Cengiz abiyi kişiler bölümüne ekledim. Kendisi vakit bulup daha bir şeyler gönderir mi, yoksa biz olayı tamamen yanlış mı anladık orası muamma ama farketmez be abi. mutluluk had safhada. Kişiler->cengiz üstün, kulağa ne kadar hoş geliyor...

siz de evdeki malzemelerle kendi mitinginizi düzenleyebilirsiniz. ama ne gerek var? (resmi tıklamak mümkün)

oturanlar (soldan sağa): hasan inceler, caner atakul yerde oturanlar (soldan sağa): cihan kılıç

Yine bir güzellik, bir hoşluk.

yıllardır arıyorum, en sonunda buldum. Emekli öğretmen tişörtü... benim zannettiğimin aksine ön cebinde maltepe sigarasıyla paket halinde satılmıyormuş. maltepe ayrı satılıyor. para tuzağı lan. gördüğünüz üzere bütün modelleri aynı mağazada mevcut. babama kazak almışlar bu mağazadan, babama ufak geldi, beni yolladılar değiştir diye. kazaklar da aynen bu model ama tişört değil kazak. bütün gün yüksek sesle mağaza müziği dinlemekten yaşama sevincini yitiren tezgahtar kız benim tişörtlerin fotoraflarını çektiğimi farkedince kıllandı "neden çekiyorsun" falan diye çıkışır oldu. "evde aynısından yapıcam kendime" diyemedim. dilimin ucuna kadar geldi diyemedim. "yatalak arkadaşım var bi tane, evden çıkamıyor, fotoğrafları ona göstericem. Beğendiği olursa gelip alıcam. yatalak çünkü, evden çıkamıyor" dedim. Çok yardımcı oldular haliyle. insanlık ölmemiş anuna koyim.

 

 

 

07 Mayis 2008------------------->

site geocites deyken ne kolaydı herşey be. yaz yazıyı bas gitsin. upload falan biraz sıkıntı yaratıyordu ama onun da güzelliği oydu. şimdi sayfaydı linkti derken doğru düzgün yazı yazamaz oldum. ha site kötü mü oldu? hayır aksine çok güzel oldu... mis gibi oldu. her gün en az bir kere girip bakıyorum, sonra girip kaç kişi bakmış diye bakıyorum. çok kişi girmiş diye seviniyorum ama için için biliyorum ki o girenlerin yarısı benim, yarısı da caner hasan falan. kafamızda kuruyoruz yani. peki rahatsız mıyım? hayır. zaten olay kafada bitiyor. kafa demişken, bir iki gündem maddesi aşağıda. yutuplar hazır yokken okuyun sonra zor geliyor "o kadar şeyi okumaya kasamam, bekleyeyim 1-2 seneye kadar filmini çekerler, internetten indirip izlerim" gibi bir mantık oluşuyor.
gündem1: yutuplar yine kapalı. şimdi ne yazsam suyunun suyu olacak. ama bir yandan da yazmazsam nerede kaldı benim sosyal sorumluluğum? olaya "yutup neden kapatıldı?" yerine "yutubu kapatmanın anlamı nedir? gibisinden bakmak gerekiyor. hatta önce "yutup nedir?" diye sormak daha mantıklı ama olayı burasından tutup alınca işin içine kitle iletişim araçlarıyla ilgili çok kalın sosyoloji ve sosyal psikoloji kuramları giriyor. onları geçelim (olayla ilgili dizginlenemez bir merak içerisinde olanlar Marshall McLuhan ve Neil Postman'ın kitaplarını karıştırabilir. bu güne kadar kuramsal kitaplar okuyup kalıcı bir hasara uğrayana ben rastlamadım. ben biraz yıprandım, can dalyan biraz kilo aldı ama kötü örnek örnek değildir diyor ve geçiyorum.) çok sığ ve yetersiz bir şekilde anlatmak gerekirse, yutup televizyonun devamı gibi birşey. fark şurda televizyon yayını üzerinde devletin (otorite diyelim) tam kontrolü var. yayını yapacak olan istasyonları ya devlet kuruyor ya da kurulması için gerekli olan izinleri devletten almak gerekiyor. içerik devamlı ve düzenli bir kontrolden geçiyor (kendini tutamayıp rtük diye bağıranlar görüyorum... doğru, evet). bir de  televizyonun günlük yaşamda yaygınlaşması internetle kıyaslarsak çok ama çok yavaş olmuştu. bu da ağır ve zahmetli işleyen bürokrasinin televizyon gibi bir yeniliği sindire sindire kabul etmesine yardımcı oluyor. (olm yazıyorum böyle uzun uzun ama sıkılmıyorsunuz di mi?) şimdi, olayı böyle düşününce devletin, kitle iletişimiyle ilgilenen kısımlarının internet (özellikle internet medyası) ile ilgili yaşadığı şoku biraz anlayabiliyoruz. değil mi? rtük deki bazı yetkililerin hergün internete bakıp inanılmaz bir iç sıkıntısı yaşadığını, boğulacak gibi olduklarını tahmin ediyorum. kulağa kötü geliyor ama onların işi bu.  otoritenin, denetleyemediği ve çok da anlayamadığı bu yeni medyaya gösterdiği reflekse benzeyen tepkiye biz "ankara sulh ve ceze mahkemesinin yutubu kapatması" diyoruz. şöyle bitirelim: devleti (bütün o bürokratik yapılarıyla birlikte), bakkal dükkanı işleten bir amcaya benzetebiliriz. bakkal amcanın çocuğu "eve internet alalım baba, ödevleri yaparken çok yardımcı oluyor..." şeklinde kafasını sikertince "aman çocuk dersinden geri kalmasın" endişesiyle eve adsl çektirilir, ama bakkal amca çocuğunu ders çalışacağı yerde porno sitelere takılırken yakaladığında çocuğun kafasını monitöre sokar ve adsl modem kabloları mabloları her bir şeyiyle camdan aşağı atar. örnek size çok sığ mı geldi bilmiyorum ama devletin "internet haftası" düzenlemesi, bu etkinlikler süresince okulun bilgisayar laboratuarında temsili olarak internete giren öğrencinin kafasının başbakan ya da bi bakan tarafından okşanması, olayın üzerinden çok geçmeden de youporn un kapatılması bende böyle bir izlenim oluşturdu. ulan ne zamandır yazmıyordum iyi geldi ba. konuyla ilgili fikir, şikayet ve sıkıntılarınızı groagh@groagh.com a atın interaktif olalım.

 

gündem2: taç'ın evimde mutluyum ben reklemı ve reklamda kendini oradan oraya savuran mutlu kadınlar: şimdi yutuplar kapalı olduğu için tam bir görüntü veremiyorum (bkz. soldaki uzunca yazı) ama izleyenler vardır mutlaka: Bonnie Tyler'ın "I Need a Hero" isimli şarkısı üzerine yazılmış bir reklam müziği (ki hakkını vermek lazım çok profesyonel iş) var. olaylar şöyle gelişiyor: kadın evin adamını işe geçirdikten sonra yukarıda bahsi geçen müzik eşliğinde perdelerini okşuyor, bornozunu seviyor, yatak nevresimleriyle boğuşuyor. ilk izlediğimde tamam, dedim ortalık ayağa kalkacak. ama pek bişey olmadı gibi. iclal aydın vs. forumlarında çok beğenildi (http://www.kadinlarkulubu.com/temizlik-hastalari-fan-club-t174956/index.html) (bu arada evlerden uzak bir yapılanmaymış bu), marketing uzmanları tarafından hedef kitlesini şaşırmış bir reklam olarak değerlendirildi (http://markagiller.blogspot.com/2008/04/bornoz-koklayan-ev-kadnlar.html) (bu da şahane blogmuş nitekim), bazı kalburüstü sitelerde "evde oturmanın nesi tukaka? elitistsiniz siz! elitist! seçkinci! küntsünüz! gibisinden tartışmalara yol açtı (http://www.bigumigu.com/haber.asp?hid=3205) (bu site de güzelmiş)...

tabi herkesin kendine göre haklı olduğu bir nokta var (ben böyle tırt cümle duymadım 24 senelik yaşantımda) peki hitap ettiği kitle nasıl bir kitle? sallamaktan çekinmeyelim, sonuçta bunun adına beyin fırtınası deyip tonla para kaldıran insanlarda var (-yalnız de ler da lar ayrı yazılıyor canımın içi -çok pardon abi). sonuçta kadın oyuncular rastgele seçilmemiş; hepsi üst tabaka bir aileden gelen ve/veya zengin adam bulup evlenmiş üniversitesini okumuş ama kariyeri  mariyeri sallayıp direk ev kadını ortamına akmış bayanları temsil ediyorlar. evde formsante okuyan, temizliğe gelen kadına/kadınlara tatlı sert emirler veren, arkadaşlarıyla bir kafede buluşup "kaynatan" insanlar geliyor gözümün önüne. akşam olup adamı eve  gelince öncesinde yemek, sonra şarap, artık akşamlardan hangi akşamsa lcd tv de ya bıçak sırtı ya da dvd de lost... sonuçta taç ürünlerinin fiyatı düşünüldüğünde çok uzak bir kitle gibi gelmiyor bana. bütün evi taçtan döşediysen vardır bi sermaye...

ne biliyim, isteyen öyle yaşasın tabi. işin garibi öyle bir hayat düşleyen hatta (kendi farkında olmasa bile) öyle bir hayata hazırlanan, planlarını ona göre yapan çok insan var (kadınlar ve o kadının adamı olmak isteyen erkekler). zengin ama yüzeysel. sonuçta reklam, çoğu kişinin ağzında acı bir tad bırakmış, beğenmeyenler çoğunlukta. ama neyi beğenmiyorlar acaba? yüzeyselliği mi, yoksa zaten aramızda yaşayan bu şanslı topluluğun kendilerini böyle açıkça ortaya sürmesini mi? tepkiler genelde "kadınlara yanlış bir rol biçiliyor" ekseninde ama bana bilinçlerin altında biraz daha fazlası var gibi.

 

 

 

05 Mayis 2008--------------------->

geçen akşam Cihan Kılıç bizim eve geldi yatıya...  ağzı var, burnu var öyle çok istisna birşey yok. ama iyi birisi. bayaa bi uyudu bizim ikili kanepede. siz hiç ikili kanepede uyuyan insan gördünüz mü? ben çok gördüm. görüntüyü tarif etmek biraz zor. yabancı filmlerde adamla kadın itişmeli kakışmalı şiddetli bir kavgaya tutuşur, tam kavganın en şiddetli anında kadın adama kadın vurması (kolların dirsek hizasından öne doğru savrulması) yapacakken adam kadının kollarını tutar sonra bir an sessizlik olur akabinde öpüşme ve deli seksi (şiddetli ve haşin seks) yaşanır ya. ne anlatıyorum olm ben? ikili kanepede uyuyan insan evet. işte ikili kanepede uyuyan insanla ikili kanepe arasında öyle bir şiddetli kavga yaşanmış da olay sonradan sekse dönmüş, sonra da öylece uyuyakalmışlar (canııııııım, yazık) gibi bir görüntü oluyor. kollar bacaklar her yandan taşıyor... gerçekten insanlık ayıbı gibi bir görüntü. üstelik evin her odasında irili ufaklı yataklar bulunmasına rağmen. uyanık olduğu süre zarfında ise cihan kılıç groagh.com için doyumsuz paint eserleri verdi. kendisinin eserlerine bu günden itibaren kişiler->cihan kılıç bölümünden ulaşabilirsiniz. eski paintçilerden kim kaldı. hangi çağda yaşıyoruz?

--> temsili resim: ikili kanepede uyuyan cihan kılıç. sonra örttük tabi üstünü.

geçen gün inanılmaz paint ortamı oldu Hasan İnceler, ben, cihan kılıç. sergi açacak kadar paint resimi oldu. Olaylar kısmını da bu bahaneyle faaliyete açtık. hepimiz için en hayırlısı neyse onu istiyorum. paintlere olaylar kısmından bi zahmet...

önden bi tane karışık bitki çayı içtim. sonrasında bir bardak da yeşil çay içiyorum şimdi. öyle reklamlarda gösterdikleri gibi içtiği anda huzur gelmesi olmadı tabi. processing... please wait. birşeyler oluyor gibi...

 

 

29 nisan 2008----------------------------------------------------------->

Ey siteye girenler neyaber? Site yavaş yavaş bir ıtırlı bahçeden gül bahçesine dönüşüyor. Son gelişme oldukça mutluluk verici: İsmini kişiler kısmında gördüğünüz fakat tıklandığında herhangi bir insani tepki vermeyen isim Can Dalyan, entellektüel çevrelerin eteklerini hınzır bir bahar esintisi gibi havalandıran yazılarıyla artık aramızda. Yanıbaşımızda.  Kendisine kişiler>can dalyan kısmından giriş yapabilirsiniz. Çok zor gelirse buradan da giriş yapabilirsiniz ama aynı tadı vermez diye tahmin ediyorum. bu tarık tarcan niye burada derseniz olmazsa olmazlarımdan olan uyku aktivitesinden yeterince faydalanamadığımı öne sürebilirim. Çok yanlış olmaz. kopipest yaptım onu soldaki tarık tarcandan. zor geldi can'ın fotoğrafını bulup buraya koymak. canımsınız.

 

04 nisan 2008---------------------------------------------------->

 bu videoyu http://www.canavarlar.com/ da gördüm. öyle neşeli öyle güzel ki. benim kakam var demeye utanıp kabız olduğum dönemler japon pıtırcıklar için çok eğlenceli geçiyor, kaplanlar sıçmayı öğreniyor. neşeli gerilim türünde dikkate değer bir çalışma. ufak japon kaplancık ıkındıkça siz de ıkınacaksınız.

 

04 nisan 2008--------------------------------------------------------->

caner atakul'un varoluşsal babalara gelip çıktığı bodrum yolculuğuna kisiler->caner atakul kısmından giriş yapabiliyorsunuz. bu essekafalı devamlı bir işlere girip çıkıyor. "niye çıktın olm" diyorum, "acayip acayip adamlar vardı" diyor. murat, ben bi de hasan inceler haftaya salı kırıcaz bunu biz. günlerin sayılı caner.

terman çağlar'ın tek başına araba kullandığı saatler boyunca garip davranışlar sergilediği (seren serengil) altınoluk yolculuğunun ayrıntıları kişiler-> erman çağlar bölümünde. kişiler bölümünde birinciyim.

 

 

1 nisan 2008------------------------------------------------------------------>

ikbal gürpınar... bu kadın çok feci bir kadın. aslında çekindiğimiz bazı insanlar kısmına ekleyecektim, ama fotoşop yapınca burdan vereyim dedim. siz de artık burdan alırsınız. ahahahaha. acayip bir insan oldum bu aralar. bi de üstüne 8 saat araba kullanınca iyice yeşile çalan bir renk. bu arada altınoluk seyahatimin notlarını kişiler kısmının erman kısmında bulabilir. kadınlar ne ister sorusuna post-modern cevap. bi de balonlar tıklamalı. sizleri farklı dünyalara taşıyacak şekilde tasarlandılar. tıklayın yani balonlara, onlara (redif).

 

23 Mart 2008----------------------------------------------------------------->

eve dijitürk bağlattığım günlerde dijitürk ailesi olur olmadık ev telefonunu, evde beni bulamazlarsa cep telefonumu aramaya başladı. genelde çağdaş isimli (erkek: berk, çağdaş, anıl bayan: merve, çağla, sümer) sizi çok seviyormuş gibi konuşan sevimli insanlar. çok şahane uyuduğum bir sabah telefon acıacı çaldı. üşenmedim gittim açtım. yine dijitürkten arıyorlar, vaktiniz var mı diyorlar. var dedim anuna koyum mis gibi uykumdan uyandırdın beni. fark etmez artık. telefonun diğer ucundaki bayan böyle sinsi hazırlama sorularıyla işinin çok uzun süreceğinin, beni telefonun ucunda sefil edeceğinin sinyallerini verdi. herneyse, gerçekten de uzun sürdü işi 20 dakka falan o sordu ben söyledim. en sonunda vakit ayırdığınız için teşekkürler kısmına geçildi, tam kapatıyordum ki kadın "anketimize katıldığınız için iki hafta boyunca lig t.v. ve erotik kanallara erişim kazandınız." deyiverdi. hiç beklemediğim bir anda bir kadının ağzından "erotik" duyduğum için beynim kamaştı. "erotik he mi?" dedim "evet erotik kanallar" diye yanıtladı. sabah uykumdan uyandırdınız şimdi de erotik diyorsunuz.  geçenlerde açıldı erotik kanallar. gece 23.00 ten sonra etin ete değdiği görülebiliyor ekranlarda. ama bir numarası yok. sürtünme prensibi üzerinden yürüyor işler. bir belgesel izlemiştim, bu tarz erotik filmlerde eleman ereksiyon bile olmuyormuş. gerçi banane elemanın çok afedersin ereksiyonundan. internette neleri var. 

 

21 Mart 2009(a ne kaldı şunun şurasında...)-------------------------------------->

- alo Türk Telekom?

- Evet efendim telekom burası.

- İnternetimi kestiğiniz günden beri düşünecek çok zamanım oldu. şimdi anlıyorum ki çok büyük yanlışlardaymışım ben. tam bir hayvanmışım.

- Estağfirullah efendim...

- Hayır, sözümü kesme! hep erteledim internet faturasını yatırmayı. zannettim ki hiç kesilmez benim internetim. zannettim ki hep başkalarının başına gelir böyle kötü şeyler... heyhat, yanılmışım! benim de diğer insanlar gibi etten kemikten olduğumu, internet faturasını 3 ay sallarsam benim de internetimin kesileceğini çok acı bir şekilde öğrettiniz bana. internetimin kesildiğini ilk fark ettiğimde lanetler okudum size, küfürler savurdum. düşünebilecek kadar sakinleştikten sonra apartmanımdaki diğer kablosuz internet bağlantılarını aramaya başladım. görseydiniz keşke halimi, yerde izmarit arayan sigara tiryakilerine dönmüştüm. tabii ki bütün bağlantılar şifreliydi. canımdan çok sevdiğim komşularıma bile kötü sözler söyledim günahlarını aldım o sinirle. ne zaman ki, internete girmeyle ilgili bütün umutlarımı yitirdim, işte o zaman düşünmeye başladım. bir hafta boyunca internetsiz evimde çile doldurdum, piştim. şimdi sizlerden özür diliyorum. artık bütün faturalarımı zamanında ödeyeceğim. lütfen açın artık internetimi.

- beyfendi, bu konuştuklarımız sizin güvenliğiniz açısından kaydediliyor...

- kaydedilsin elbet! bizden sonraki kuşaklar da dinlesin bu kaydı. dinlesinler ki benim acılarımdan kendilerine dersler çıkarsınlar... benim düştüğüm yanlışlara düşmesinler.

- sarhoşsunuz ama siz.

- açın internetleri! açın dedim! lütfen artık!

- peki, sistemden bakıyorum erman bey. borcunuzu bugün ödemişsiniz. 10 dakikaya kadar internet bağlantınızın gelmiş olması gerekiyor.siz de ağlamayın artık, lütfen.

- bu an için bir şarkı hazırlamıştım, onu okuyabilir miyim?

- tabi erman bey, buyrun.

 

- Yaşşamaaaak yıldızlardaaa
  Seninle olmak istiyorum
  Sevişmeeeek hüner değiiiil
  Yanında kalmak istiyoruuuum
  Yaşamaaaaak hüner değiiiiil
  Seninle ölmek istiyoruuuuum

  Gitar soloooooooo
 

 

 

23 şubat 2008------------------------------------------------------------>

 yukarıda gördüğünüz kişiler, olaylar, neler? florasanları aslında link onlar. henüz içeriği oturtamadığımız için bu aralar tıkladığınızda tıklamamışsınız gibi davranması normal. ama olaylar kısmında bir kısım olayları kişiler kısmında ise bazı insanların kişisel yapıtlarını bulmanız beklenen birşey. hatta bu aralar kişiler kısmısı aktive olacak. ilk olarak da atilla parlı'dan "metalin müziğini yapanlar" yazı dizisinin ilk bölümü ve caner atakul'un varoluşsal babalara gelip çıktığı bodrum yolculuğunun iç hesaplaşması sizlerle olacak. benim de bazı hareketlerim var.

bunu da geçen gün yaptık. haluk bilginer, hulk hogan ve yeşil dev hulk'u bir potada eritmeyi başarmış retrospektif bir bakış. tıklarsanız gözle görülür ölçüde büyüyecektir.

eskiden evde televizyon üstü anten vardı, devamlı stv izlememin nedeni odur zannediyordu insanlar. ne zaman eve dijitürk geldi kanal sayısı binbeşyüze çıktı, bende bir problem olduğu ortaya çıktı. öyle bir büyü ki kopmak imkansız. yepyeni bir yapım var "boşanmak istemiyorum" adında; stv ekibinin ulaştığı son nokta. şimdi burada anlatmaya çalışmayayım çok fantastik. flashback ler, kutukafalı oyuncular, kolormatik gözlüklü senaristler... bir stv yapımından istediğiniz her şey ve daha fazlası. denk gelirseniz bi bakarsınız, eğer alışık değilseniz tam bir "life-time experience". nasıl ingilizce? süper. geçen gün ev kalabalık, açtım izletiyorum insanlara, insanlar: murat kalkavan, göksel elbüken, hasan inceler. neden isim sayıyorum? çünkü o kadar saçma bir altyazı geçti ki, benim çarpık zihnimin bana bir oyunu olmadığına insanları inandırmak adına... (çok zor inandırırsın) neyse izlerken izlerken altyazı başladı: "Kar başımızı okşar gibi yağıyor..." diyor. daha birçok şey diyor ama anlamak imkansız. hakikaten dışarıda kar yağıyordu o an ama başımızı okşar gibi değil masum türk kızlarının bekaretini zorla almak isteyen hunhar bizans askerleri gibi yağıyordu. insanlar donarak öldü lan. kendi aralarında hoşsohbet, hasbihal falan yaparken farklı bir bilinç seviyesine ulaşmış samanyolu metin yazarları... 

Hepinizi www.samanyolufanlari.com a bekliyorum.

 

 

22 Şubat 2008------------------------------------------------------------>

post-modern kasaplar et istiyor... Britnet spears ı nasıl bilirsiniz? evet kafayı yedi... zihni gidip geliyor, çocuklarını görmesi yasak, on defa kliniğe yatırıldı her seferinde taburcu edildi. 24 saat britney spears ı gözetlemek için para alan paparazzi ordusu her hareketini gözetliyor. bütün bunlar trajedinin yarısı bile değil, daha kızın hayatını kontrol etmeye çalışan onca insan var. çocuğunu beş yaşından itibaren "şov dünyasında star olacak benim kızım" niyetiyle yetiştiren ve hala da hayatının .mına koymaya devam
yelloza bak ya! (britney spears'ın annesi)

eden kaltak annesinden bahsetmiyorum bile (evet, yazarken şimdi biraz sinirlendim. çok kahve içince böyle oluyor.) dur annesinin fotoğrafını bulursam koyayım. şirretlik yüzünden akıyor zira. sinirden konuyu dağıtıyorum. asıl mevzu şu; britney spears ın bu halde çıkardığı son albümü müzik eleştirmenleri tarafından kariyerindeki en iyi albüm olarak değerlendirildi. klipleri falan da devamlı televizyonlarda dönüyor. insanlığın medeniyetten elde ettiği şey aşağı yukarı bu sanki. profesyonel şarkı sözü yazarları, profesyonel müzisyenler, halkla ilişkiler uzmanları, imaj danışmanları, menajerler... büyük resim artık o kadar büyüdü ki, akıl sağlığı yerinde olmayan birinin dünya çapında çok satan bir albüm çıkarabilmesi çok da şaşırtıcı birşey gibi gelmiyor insanlara. gözleri bağlı olduğu halde, sadece dokunarak filin nasıl bir hayvan olduğunu anlamaya ve anlatmaya çalışan insanların hikayesini tekrar, tekrar ve tekrar düşünmek gerek. olay öyle bir hal aldı ki; okuyan, yazıp çizen, olup biten hakkında kafa yoran insanlar bile bazen filin hortumundan tutup "oha y.rrağa bak!" diye düşünmekten öte gidemiyor. 

bir de uzaya, evrendeki diğer bilinç sahibi yaratıklar medeniyetimiz hakkında fikir sahibi olsun diye içine müzik, resim, video, yazı falan koyup kapsül mapsül gönderen iyi niyetli ama naif insanlar var ki, onlardan bahsetmek bile istemiyorum... gerekirse bahsederim!

 

 

05 Şubat 2008--------------------------------------------------------------------->

Amerika'yı sevmiyoruz. Amerika'yı oturduğumuz yerden boklamak, hatta koca ülkeden nefret etmek; michael moore her televizyona çıktığında ağız suyu akıtarak izlemek çok güzel. çoğul konuşmayayım, benim için böyle. televizyon üstü anteni buzdolabının üstüne kaldırdım, artık dijitürk var; e2 de John Stewart çıkıyor, fena muhalif, onu da çok seviyorum. minik beynimde amerikanın temsili feci derecede yetersiz birkaç şablon ve kalıpyargıdan ibaret... amerika=kötü. bu durumu değiştirmek istiyor muyum? hayır, ne gerek var? amerika'yı tanımaya, anlamaya ayıracağım enerjiyi yatmak, televizyon izlemek için kullanırım benim açımdan daha kazançlı olur. Gel gör ki, kovboylar dünyanın en zengin milleti olduğu ve orada cereyan eden olayların etkisi dünyanın her yerinde hissedildiği için mecburen haberdar oluyorum bazı şeylerden. seçimler var mesela, ilk defa ya kadın bir insan, ya da bir afro amerikan başkan olacak (zenci diyince ağız burun dalıyorlarmış. mesafeler önemsizmiş)... olay panayıra dönmüş bile. bu panayır olayını anlatmak için yazdım aslında bunca şeyi. Amerika'lıların dünya kültür birikimine en büyük katkıları akla gelebilecek her türlü olayı televizyon şovuna çevirmeyi başarmaları oldu herhalde (neil postman'ın kitabı 'Televizyon: Öldüren Eğlence' ne güzel kitaptır ya o kitap). Bunun bir örneğini de bu kutu dahilindeki yutup videosunda görüyoruz. Bir sürü şarkıcı, aktör, aktrist bir araya gelmiş Barack Obama'nın (afro amerikan demokrat aday... bu arada isimle ilgili laf espirisi yapıp yapmama konusunda kararsızım) bir konuşmasını şarkı formatında kliplemişler (türk dil kurumundan geldiler kapıyı zorluyolar. klipleme diye bir kelime yokmuş).Korkuyla karışık bir -saygı demeyelim de- şaşkınlık içerisindeyim bu başarıları karşısında. Başka hiçbir millet böyle birşeyi bu kadar hızlı ve etkili organize edemez (veya etmek aklına gelmez, etmek istemez) gibi geliyor bana... Yanlış mı geliyor?aaa Scarlett Johansen de varmış lan. ne güzel kız ---------------------------------------------------------------------------------->

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

03 Şubat 2300Dx------------------------------------------------------------------>

cnbc-e de film tanıtımları vardı. her gün var birşey kaçırmış değilsiniz. Atilla Parlı'yla birlikta izliyorduk. cnbc-e ve ntv için çalışan tok sesli anlatıcı anlatıyor filmleri. "david cronenberg'den şiddet ve sonuçları üzerine epik bir anlatı" falan diyor. etkilendik bi şekilde kuş gibi dinliyoruz elemanı. her an herşey hakkında yorum yapmak zorunda hissettiğimiz için bir yandan da kritiğini yapıyoruz. "bu adam ölse ntv babalara gelir" falan diye. tabi o an içinde bulunduğumuz 'beavis & butthead' pozisyonunun çok farkında değiliz. derken ntv adamı sözü döndürdü dolaştırdı, bir italyan filmine getirdi: "amaçsızlığın pençesinde sürüklenen iki genç. amaçsızca geçip giden günler ve haftalar. modern italyan toplumunun çıkmazlarını gözler önüne süren mükemmel bir yapıt." şeklinde devam ediyor... bendeki amaçsız yorum getirme mekanizması "dur-düşün-sonuç çıkar" mekanizmalarından biraz daha hızlı çalıştığı için hemen "oturup bira içen adamı filme çeken yönetmene yazıklar olsun" ekseninde bir konuşma yaptım atilla'ya. hiç sormadığım halde atilla da bana konuyla ilgili kendi görüşlerini anlattı. sonra dizi çıktı charlie sheen'in oynadığı, onu izledik. sonra bi daha çıktı film tanıtımları. daha önce yorumlarımızı yaptığımız için pek konuşmadan izledik bu sefer. ufak tefek eklemeler, düzeltmeler yapıldı. adam yine o italyan filmini anlatmaya başladığında o filmde anlatılan elemanlardan çok da farklı olmadığımız, hatta o elemanların kurgu olduğu düşünülürse bizim çok daha vahim bir durumda olduğumuz yavaş yavaş tarafımızdan idrak edildi. "ne yapmalı-ne etmeli" krizlerimizi ortaokul lise döneminde tüketmiştik -en azından ben tüketmiştim-, üstelik tek uğraşımız televizyona yorum yapmak değil. ama en eğlencelisi o. yine de ati de, ben de bir aydınlanma yaşadık. ati hergün mekik şınav barfiks çekmeye karar verdi, ben de uzun süredir aklımda olan www.groagh.com un çalışmalarına başladım. kadroya caner atakul, hasan inceler, murat kalkavan, göksel elbüken, can dalyan, atilla parlı gibi isimleri de dahil ettim. Peki bu isimleri nasıl ikna ettim. adeta bir proje insanıymışçasına heyecanlandırdım onları... ballandıra ballandıra anlattım, şöyle güzel olacak böyle güzel olacak diye. Hasan zaten heyecanlı bir insan, caner'i ise sıkıntılı bir döneminde yakaladım. murat'ı henüz anlamadım ama çok iyi bir insan. bu işler böyle. bu site de devam edecek kardeş site tadında.

 

 

29 Kasım 2007---------------------------------------------------------------------------->

<----------yan tarafta resmini gördüğünüz diktatör Atillah Parlı, yakında bu sitenin megabaytları dahilinde sizlerle olacak. 'Metalin Müziğini Yapanlar' isimli yazı dizisiyle bizlere geçmişten geleceğe metalika gruplarını anlatacak. iyi ki varsın Atillah... Yanda ki arkadaş ise bizim evde kalıyor.------------->

^^^^^^ Resme basın ^^^^^^^

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

27 Kasım Havaryu?--------------------------------------------------------------------->

 

 

 

 

 

fermuar dergisi zart diye kapandı.-------->

he

 

uzunca bir süredir yapmaktan en çok zevk aldığım şey dergiye yazmaktı. tiraj, dağıtım gibi benim pek anlamadığım kelimeler yüzünden battı gitti koca dergi. daha konsept yapacaktım, ekmeğini yiyecektim, az satan mizah dergisinde yazar olmaktan etkilenen kız bulup onu etkileyecektim. yok lan üzüldüm gerçekten. ben de sizler gibi üzülüyor, seviniyor ve köprüden geçerken para veriyorum. ekstra bir durum yok.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

30 Ekim Naber?-------------------------------------------------------------------------->

alttaki satırların yazarı bu kutu içinde gördüğünüz kel adam. kitap çok güzel ama benim beyin 386 dx olduğu için en basit yerinden tutup aldım buraya. güzel yazmış ama. (27 kasım da ekledik bu yazıyı o kadar hayvanız)

 

" There are no greater romantics than those who don't have anyone to be romantic with. It is when we are in the depths of loneliness, without the distraction of work or friends, that we are in a position to grasp the nature and necessity of love. It is after a weekend in which the phone has not stirred in which every meal was prised from a can and consumed in the unconsoling presence of a gravel-voiced BBC narrator - that outlining the mating habits of the Kenyan antelope - that we can appreciate why Plato should have declared (The Symposium, 416 BC) that a man without love is like a creature with only half its limbs. "

...

" Women should be greatful for the despair of unattached men, for it is the foundation of future loyalty and selfesness..."

Alain de Botton , On Seeing And Noticing

s.38 - 39

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

05 Ekim 2007--------------------------------------------------------------------------->

hayır değil... sanayi sitesinden girişken bir kaportacının ütopik bir projesi değil... hiç de değil. red hot chilli peppers

 

 

elemanlarından John Frusciante'nin pedal setup'ı yandaki... kendi başına belki red hot tan daha fazla albüm çıkartan bu fena insan pedal olarak benim arzu ettiğim herşeyi yan yana dizmekte bir sakınca görmemiş... seviyorum ama bir yere kadar... sevecen bir enişte gibi aslansın koçsun tarzı yanağına vururken ölçüyü kaçırmak istiyorum... şarkıları çok güzel, sen de dinle...

siteden haberiniz varsa mutlaka olaydan da haberiniz vardır... Fermuar dergisinde yazıyorum bir süredir. köşemin adı sabah ereksiyonu. ilk başta ben de biraz irkildim ama sonra alıştım... erkeklerin diğer insani ırklarıdan (kadın bayan kız manita) farklı olarak güne merhaba diyen bir duyu organları varsa bunu yadsımak hatta yok saymak neden? fermuar alın fermuar okuyun... uykusuz çok iyi diyenlere katılmamak elde değil...

 

evet. evet dedik evet evet. yakın geçmişte kurduğumuz Müzik Seti isimli grubun konserleri devam ediyoer. evet yoer. en son bugün joker live da de konserimiz var bu akşam. very daynamic very fantastic. bi tek cake çalmıyoryz. onu da çalsak zaten çok iyi oluruz. yakında çalarız onu da. eylenceli işler bunlar. yanlız ben sahnede yılan gibi kıvranıyorum galiba. rakınrol tabi herkes kıvranıyor. ama ben biraz daha fazla kıvranıyorum da çirkin bir görüntü oluşuyormuş hissiyatı oluştu bende. yanlış kıvranıyorsam lütfen 0544****** (sarhoş kafayla telefonu da yazmışız buraya iki gün sonra farkettim)nolu telefona arayın onu. ne güzel eskiden hiç cep telefonu yoktu kimseyi arayamıyorduk cepten. şimdi herkesde var ama ben numarasını bilmiyorum...

 

 

21 Ağustos 2007------------------------------------------------------>

tofıl sınavına benimle birlikte girmek ister miydiniz? maalesef o şansınızı sonsuza kadar kaçırdınız. girdim zira ben geçen gün. aynen yandaki pozisyonda bilgisayar karşısında, yanlız kafadaki headsetler biraz daha tom hanks'in çemçük ağızıyla oskar heykelciklerini silip süpürdüğü resmen tören ortamının tadını kaçırdığı Apollo 13 filmindeki nasa yetkililerinin kafasındaki transistörlü radyo modeli headsetlerdendi. 5 kg. mübarek cihaz. bi de insanlar biraz daha az mutluydu yandaki kol center insanlarından. tofıl sınavına ev sahipliği yapan dil okulu yalova-bursa otobüs muavini kafasında olduğu için, araya bi panel bile çekmeden 15 tofıl alıcısını (ben ve benim gibiler) yanyana ve iç içe oturtma kararı almışlar. iyi de yapmışlar hani. herkes aynı anda speaking bölümüne başladığında ortaya çıkan ses yumağı çok dikkatli dinlenirse "taşra okulunda görev yapan idealist bir müzik öğretmeninin yine kendisi gibi idealist olan ingilizce öğretmeni eşiyle birlikte amatör bir ruhla hazırlayıp 10 kasımda 50 küçük afacanın katılımıyla sahneye koydukları ingilizceye uyarlanmış atatürk orotoryosu" benzetilebiliyor.----------> kafası geliyor (atatuuurk is not dead, he lives in my heart, everynight in my dreams he calls me "my sweatheart"). o karambolde güneşli günde ne yaparsın kabilinden bir soru yöneltildi şahsıma. 15 saniye düşünme 30 saniye konuşma süresi var. ben 15 saniye güneşli bir günde ne yaparım lan ben diye düşündüm. süre doldu zilin sesini duyduk konuş diyor bana bilgisayar. parka giderim diye salladım fikirsizlikten. zira kafamın içi çöl olmuş kavruluyor. niye parka gidersin kısmını izah etmem gerekiyor, ancak soruya benim gibi parka giderim diye kontrolsüz giren diğer arkadaşlar gibi ben de uzun yıllardır parka uğramıyorum. işte ağaç var bank var falan diye saydırırken bir an oldu herkes sustu bir tek benim titreyen sesim ve ağzımın önünde iğreti sallanan headset mikrofonu başbaşa kaldık. niye bilmiyorum panikledim biraz. dur şuna kalın bi ingilizce sokayım kendine gelemesin, diğerlerinin de morali bozulsun yıldızlaşayım tofıl ortamlarında dedim ve ekledim "besides, i like structered enviroments more". yapılandırılmış ortamları daha çok severim diyor. parkın da, güzel güneşli günlerinde .mına koydun yaşama sevincimi de elimden aldın erman. sınavın kalanı vicdan muhasebesi olarak geçti zaten... allaam ben ne dedim az önce şeklinde, inceden yanda oturan elemanları ulan acaba duydular mı gülen var mı diye inceden keserken ama bir yandan da kopya çekiyormuş pozisyonuna düşmemeye çalışarak... şimdi bile terledim anlatırken. hay anuna koyin kafa gibi.

koyum

stop motion nedir bilir misinizi? ha bilir misinizi? stop motion dur kalklı animasyon türevine sanat çevreleri stop motion diyor. biz oha lan çok zor diyoruz. fermuar dergisi çizerlerinden caner atakul ve belgesel müzikleri operatörü hasan inceler'in mıy mıy mıy mıy diye (çok) uğraşarak çektikleri stop motion film görece olarak aşağıda bulabilirsiniz. stop motion neydi hatırlıyorsunuz de mi?

<adam var bu adam telefonla konuşuyor önce efendi gibi konuşu

yolar abi manita işleri nooldu falan derken bu ötekinin anasına mı bişey demiş noolmuş küfürlü konuşuyor öteki bunun üzerine öteki iyice delirmesin mi? izliyoruz...>

aski

 

birler ve

sıfırlar dünyasında

ikimize yer yok

bebeğim

bitenem

kuşum

 

 

15 Ağustos 2007---------------------------------------------------------------------->

İthal Nohuta Hayır!

Çalıştığım kliniğin yakınlarında bir benzin istasyonu var. ama nasıl benzin istasyonu? çok afedersiniz işyerimiz zengin muhit diye tabir ettiğimiz, kişi başına iki jip, 4 bekçi köpeği, 3 evlilikdışı ilişki, 2 asosyal madde bağımlısı özel üniveristeye devam eden masraf kapısı çocuk (ömür törpüsü) düşen sosyo-ekonomik açıdan taşaklarımız şişmesin diye çok bakmamaya çalıştığımız bir semtte... işte bu semte hizmet veren benzin istasyonlarında masaj salonu bile oluyor. sallıyorum tabi, ama hepsini gezmedim mutlaka birinde vardır. neyse bizim işyerine yakın olan benzin istasyonunda dunkin' donuts un ufak bir şubesi var. geçen gün çalışırken elektrikler kesildi. benim işim genelde bilgisayarla olduğundan "hoca gelmemişte ders boş geçiyormuş" gibi bir hissiyata kapıldım. zaten çalışma ortamı çağdaş. çağdaştan kastımız nedir? çalışanların mütemadiyen komik/şirin bir takım tabirler/resimler olan kupalardan (çok çağdaşsanız 'mug' da diyebilirsiniz) kahve içtikleri ve birbirlerine cnbc-e de izledikleri dizileri ve dvd den izledikleri dizileri ve atv de izledikleri duygusal dizileri anlattıkları ortamlara biz çağdaş çalışma ortamları diyoruz. neyse ki henüz hepbirlikte davul çalma aktivitesine gidelim diye bir teklif gelmedi... herneyse, çağdaşlığın verdiği coşkuyla, artık hangi amerikan filminde görüp etkisi altında kaldıysam, bir an için kendimi benzin istasyonuna kadar koşup bir kutu donut alıp çalışma arkadaşlarıma ikram etme zorunluluğunda hissettim. koşarak aldım donutları döndüm ofise.bir yandan bu şık hareketin yaratacağı heyecan dalgasını gözümde canlandıraraktan tebrikleri kabul etmeye hazırlandım ve donutları çalışma arkadaşlarımın burnuna dayadım... genel tepki "yok şekerim saol ben diyetteyim" veya "ay donut muu? o iğrenç şeyleri nasıl yiyosunuz yağlı yağlı ığyy" şeklindeydi. ulan çağdaş işte yesene... pis kadın. biri öyle deyince hepsi birden kıllanıyor hiçbiri istemiyor. nitekim bütün donutları kendim yedim. yanında da bi sürü kahve içtim. los encılıs polis teşkilatı narkotik departmanı polis şefi erman pozisyonunu dibine kadar yaşadım. beni sadece her ay nafaka çekleri için arayan bir eski karım ve doğru düzgün çalışmayan büyük çirkin bir arabam varmışçasına takıldım 3 saat. sonra çok fena midem bozuldu. ama nasıl... sonrası photoshop başında geçen sancılı saatler... yukarıdaki çakma photoshop çalışmasını biraz daha büyük görüntülemek için yapmayacağım şey yoktur diyorsanız burayı tıklayın... ama yavaşça...

ister misin, öpsün mü teyze seni ağzından? hiç zannetmem...

yandaki haber türkiye'de yayınlanan HELLO! dergisinin geçen ayki sayısının kapağında yer alıyordu. gerçekten, bu kadının çiğ insan yavrusu eti yemediğine beni çok zor inandırırsınız... zaten kendimi biraz zorlayıp haberin tamamını okuduğumda bunu yalanlayacak bir beyanata rastlamadım. yeni doğmuş bebekleri çiğ çiğ yediğini açıkça belirtmese de, bunun tersini düşündürecek tek bir söz de söylememiş. politik konuşmuş yani... dünyada cehennemi yaşattın bana kadın...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

12 Şubat 2007------------------------------------------------------------------------------------->

 

pihuv... neredeyse bir ay oldu hiç yazmadım buralara. kimsede çıkıp "abi nolur yaz, çok zor durumdayız" diye sitem etmedi, uyarmadı. böyle bir umarsızlıkla geçen günlerin ardından yine sizlerle birlikte sitenin kalan 4 mb. boş alanını da civciv gibi bir içerikle doldurmak için buradayız. burdayım. ben ve yutub. geçen zaman zarfında insanlarla konuştum, işe gittim, domates yedim. levent civarında bana yol soran vatandaşları son kez uyarıyorum: ben yol bilmiyorum, bilmediğimi de belirtiyorum (gerek tavırlarım, gerekse davranışlarımla); eğer çok ısırar ederseniz sizi tamamen iyi niyetlerle çok saçma yerlere yolluyorum yanlışlıkla... boşuna dolanmamak, benzin yakmamak, mavi bir gökyüzü,solunabilir bir hava, yeşil bir çevre, küresel ısınmama için lütfen... özellikle geçen gün zihnimde yeni kapılar açan, beni benden alıp özel kuryeyle konya'da ki mevlevi türbesinin kapısına bırakan iki beyfendiye seslenmek istiyorum: 1)petrol yeşili steyşın vagon kartalı nerden buldunuz? 2)ben nerden bulabilirim? 3)aramızda şu konuşma gerçekten geçti mi?:

-kanal 7 de şebnem kısaparmağın programı var! 
-evet? (hayır) 
-Fatih kısaparmağın eşi 
-Evet, doğru... 
-Nerde çekiliyor o program? 
 
- ... 
 
-kanal 7 binası nerde peki?
-gerçekten bilmiyorum. 

hayat zaten çok zor... bir de siz zorlaştırmayalım...
 haydi...
benim arkadaşım var... adı ibrahim. kendisi yarım insan... yakın bir dönemde 3 yıl aynı evde kaldım kendisiyle... pilav yedik falan beraber. güzel işler. grup kurduk "aduket" diye, konserler verdik. çok yaman bir delikanlı. sülalesi da yaman. yanına akrabalarını (özellikle don't cry gövde gösterisi gibi) alıp şahane iki vidyo koymuşlar yutuba. gitar kırıyor. izliyoruz...

1) Steve Vai'ın Tender Surrender isimli şarkısının illegal yorumu

 

2)Guns'nRoses isimli heavy kefal grubunun 80 bilmemkaç yılında yayınladığı ve geniş kitlelere falan filan... Güven Erkin Erkal içine azrail girsin... Yer yutsun seni... Don't Cry şarkısı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

20 ocak 2007------------------------------------------------------------->

rüya rüyamda ben bir de iki arkadaş köy yerindeyiz... ne işimiz var köy yerinde hiç bilmiyorum. ama ortam olmuş köye gitmişiz demek ki... heralde gübre satmaya gittik. mümkün. herneyse, köy kahvesine gireceğiz bu iki arkadaş da yanımda onlar da girecek. ama ben çok çekiniyorum bu iki arkadaş bi denyoluk yapacak; ağız kıran yağız delikanlılar bizim ağzımızı kıracak diye. o yönde kaygılarım var. özellikle iki elemanın birinden çok çekiniyorum (geçen gün anlattım kendisine çok üzüldü) ona özellikle diyorum olm bi denyoluk yapma burası köy yeri burda adamı tezekle döverler diye, "peki abi, tamam abi" şeklinde onaylıyor beni. "aman ha" diyorum işim garanti olsun diye, "merak etme sen" diyor kalbimi çalıyor. giriyoruz köy kahvesinden içeri; bu kendisini uyardığım denyo arkadaş kapıdan girdiği gibi "herkese benden çay kaşığı ehehöhöhhe hohoho" şeklinde, belli ki kendisinin komik bulduğu bir düşüncesini yüksek sesle ifade ediyor...

terler içinde uyandım...

çok sevdiğim bir arkadaşım olan zümrüt arkadaşım söylemişti galiba can da bana iletmişti "sanırsam atilla ilhan'ı trt2 de bir odada tutuyorlar; program saati geldikçe kamerayı çalıştırıyorlar" diye bir şüphesi varmış kızın... sonra öyle düşününce bana da mantıklı gelmişti. işte aynı durum rahmetli bob ross için de düşünlebilir bence... tabi atilla ilhan da rahmetli oldu... acaba akşama doğru kadını ne oldu? o da öldüyse trt2 bu odalara kapattığı insanlara bakamıyor demektir... seni özlüyoruz bob... o şimdi melekleri çiziyor... (duygulu gazete haberi manşeti)

şiir:

belki sadece sizin bildiğiniz bir dere var burada
o derenin yanındaki kulübede yaşıyor bob amca
bırakmış bu işleri, fırçaları kurumuş açıkta...

saygıyla anıyorum...  

geçen gün metronun duvarında gördüm kız dergisi reklamı, kapağı koymuşlar yanında işte bu ayki hediyeniz şahane ruj falan yazıyor. "beynimin görüntüyü alan ancak işlemlemeyen bölgesi" ilgilendi olayla ben hiç karışmadım... ama son anda sinyal çaktı o bölge "olm bak çok acayip" diye... baktım "burcunuza göre makyaj tüyoları" yazıyor kapakta... o kadar uzak geldi ki mevzu bana çok şaşırdım bana bu kadar uzak bir konu olabilir mi diye. toplumsal mesaj kaygım yok. kendi adıma çok şaşırdım. çok uzak lan hiçbir şey ifade etmiyor... zerre fikrim yok fikrim olmadığı gibi ilgim de yok. motivasyon sıfır...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

30 aralık 2006------------------------------------------------------------>

bu bayanı tanıdınız mı? kadın ve bayan içerikli bir site yapmak istemiyorum ama yapmak zorunda kalıyorum. burcu esmersoy. ntvnin spor haberlerini sunuyor. güzel alımlı bakımlı. nedir peki? göz görünce gönül istiyor... allah sevdiğine bağışlasın dedim. ama öyle fantastik birokadarda görkemli olaylara girmiş ki üzüldüm, kırıldım... "allah sevdiğine bağışlasın" derken ne kastediyoruz? yani eli yüzü düzgün, askerliğini yapmış, tanısan seversin bir çocukla mütevazi bir kendiaramızda nişan versinler seni de çağırsınlar, bok gibi ordövr tabağından dolmaları ayıklarken bir yandan da "aslında bu bana aşıktı zamanında" diye saplar masasında yanına düşen lavukla saçma sapan muhabbetler yapılması durumunu kastediyoruz... opsiyonel olarak sarhoş olunup rezlet çıkartılabilir. ben yapmam ama... ferrarinin üst düzey bir yöneticisiyle avrupada tanışıp önce evlenme sonrada birlikte amerikaya taşınma kararı alman sevenlerini üzdü burcu... ne olurdu ntv spor haberleri ekibinden mütevazı bir elemanla mütevazi bir nişan yapsaydınız? ha? o zaman belki "aslında benim de böyle bir insanla tanışıp birlikte olma ihtimalim var" diye düşünmeye devam edebilirdik... saçlarım dökülüyor, göbeğim var, mutfakta bulaşık dağ gibi birikti... sen şimdi ümitlerimi de elimden aldın... na kaldı geriye ha söyle! aşkolsun sana. (buda mı gol değil hakim bey, buda mı gol değil söyleyin!!!) çalışma masamda olay çıktı. satırla adama daldılar... görüntüler aşağıda.

mahallede donla dolaşanı... öldürürüm....lan!

geneline tıkla...çekinme...

olsam her sabah böyle uyanırım. ama değilim.

 

http://www.youtube.com/watch?v=3EYZCZvV7WM

yumurta kırarım onu içerim.saat sabahın beşi... .en mantıklı o geliyor benim de aklıma..

 

21 Aralık 2006------------------------------>

canına yandımın çamaşır makinası ya... seksen tane tuş var üzerinde zerre anlamadım annem gösterdi "burasından şeyedeceksin" diye hep aynı programda çalıştırıyorum ama her seferinde farklı işler yapıyor. birinde çamaşırı sıkmıyor birinde 2.5 saat yıkıyor. bilgisayarı anladım cep telefonunun içini söktüm, dijital fotoğraf makinasının ciğerini biliyorum ama çamaşır makinasından bi tek annem anlıyor... canına yandımın...

şiir:
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Kadın 
Bazen 150 000 dolar 
Bazen bir rica 
Bir güler yüz 
 
 
Canım benim ...

 

 

3 aralık 2006 ------------------------------>

les sınavı vardı... pazar bulmacası gibi sorular. hastası oldum takıldığım soruyu atlayamadım. iyi veyahut kötü geçti. fenerbahçe lisesinde girdim sınava, sıraların üstü hep ergenliğin verdiği coşkuyla yeri gelmiş umutsuz bir aşkın çığlıklarına maruz kalmış, yeri gelmiş hayatla ilgili çok derin düşüncelere ev sahipliği yapmış. birşey diyemeyeceğim, ben de kazımışımdır zamanında "metalika" diye, yarın öbür gün biri çıkar getirir ortaokuldaki sıramı bana, mahcup eder beni... ama benim oturduğum sıraya kanırta kanırta "azrail bilöf yapmaz" yazan eşşekkafalıya bir çift lafım olacak: yapma.

 

 

 

 

 

 

bazen canlı bir varlığın arkadaşlığına ihtiyaç duyuyorum... bu gibi zamanlarda Hasan Celal Güzel'i seviyorum.yanaklar ını okşu yorum bı yıklarını tarıyorum. çünkü insan sevgisi en güzel sevgi...

 

 

 

 

 

 

 

27 Kasım 2006-------------------------------------------------->

Onurlu bir duruş, anlamlı bir halk hareketi: no esnaf!!!!!!! "Soğuk bira yok mu?" sorusunun cevabı "hava zaten soğuk" olamaz. mevsim daha yazdan sonbahara dönerken "tenhalarda buluşup sözleşmişçesine" aynı gün buzdolaplarını kapatan ve bana 28 derece sıcakta kakam gibi bira içiren zihniyeti bir avuç küle çeviririm ama... zaten kış geldiğinde elektrik sobasi olsun katalitik olsun abanmıyor musunuz? e be y.raaam e be s.k... füzyonla mı soğuyacak o bira?

ha? nasıl olacak bu işler? özellikle trakya yöresi tekel bayiilerine sesleniyorum. sizin yüzünüzden kışın genç insanlar şaraba, vodkaya yöneliyor. yöneliyor dediğim yöneliyoruz. yerel bir bakış açısıyla bizim ciğerimiz s.kiliyor, genele bakarsak bir jenerasyon siroza doğru gidiyor... eğitimli kalifiye eleman ihtiyacı duyulan ülkemizde bu tarz kayıpların hesabı çok zor verilir bak... canım, bitanem, yapmayın... çoluğunun çocuğunun rızkını bizden kazanıyorsun, bira çerez kombinasyonundan başka ne kazandırdı sana o kadar? "nasıl olsa yine satıyorum, alıyor hayvanlar" deme... alıyoruz ama çok kötü oluyor o bira.

 

 

cnbc-e de bugün

bugün değil iki gün önce film vardı onu izledim. b sınıfı teen slasher tabir ettiğimiz; 5 gencin bir araya gelip sırayla ölmesini konu alan bir film. filmin başında (filmin sonunda asıl oğlanla birlikte hayatta kalacak olan) asıl kızın memeleri (bundan sonra çüçüler diye geçecektir(memeleri samimiyetsiz buluyorum)) bir duş sahnesinde 5 sn. kadar ekrana geliyor. ama kızın çüçülerde bir acayiplik var. birisi bana bakıyorsa bir diğeri sana bakıyor. kötü anlamda değişik. o beş saniye kazınıyor beyinlere. insan beyninde karşı cinsin erojen bölgelerinin görsel uyarılarına tepki gösteren özelleşmiş bölgeler vardır. türümüzün devamı için pratik amaçlarla evrilmişlerdir. ama sinema gibi görsel sanatlarla uğraşıyorsanız, bu fizyolojik durumu kendi amaçlarınız doğrultusunda kullanabilirsiniz. o garip çüçülü kızın (ki bundan sonra kendisine cenıfır denilecektir) çüçüleri filmin herhangi bir yerinde bir daha gündeme gelmiyor. film çok kötü, izlemeye kıyamazsın... ama kızın çüçüler belki tekrar gözükür diye başından sonuna izledim filmi. yönetmen dünyanın en beter senaryosunu filme çekerken öyle stratejik bir hareket yapmış ki seyirciyi (ben) kendine köpek ediyor. bu durumda filmi nasıl değerlendirmek gerekir? bir yanda yüzeysel senaryo düşük prodüksyon; diğer yanda insanın en derinde yatan itkilerini çok basit bir manevrayla t.şaklarından yakalayan, buran, burkan; bu karmaşık olguyu kendi amaçları uğrunda kullanmayı bilmiş yönetmen... üstelik cenıfırın çüçüleri bir daha gündeme getirmeyerek izleyende Haneke tarzı bir tatminsizlik; bir "e şimdi ne oldu .mına koyim" duygusu yaratıyor... işin en sinir bozucu yanı cenıfırın çüçüler hariç filmde herşey ortalama bir seyircinin tahmin edebileceği şekilde gelişiyor... "hey biraz eğlenmeye ne dersiniz" nidasıyla terkedilmiş lunaparka bodoslama giren densiz s.kbeyinli elemandan tut, arkadaşlarının "hayır, oraya gitme!" anırmalarına aldırmayıp feci şekilde can veren genç kıza kadar bütün "gençlerin denyo bazı olaylar sonrası teker teker ölmesi sonunda sadece bir güzel kız bir güzel erkek kurtulması akabinde ikisinin manita olması" filmlerinin olmazsa olmazları kullanılmış. bilmiyorum aga benim çok fena sinirim bozuldu. mesela sonunda farklı bir aksiyona bağlasa... aman neyse işte... birazda alkollüydüm zaten izlerken o yüzden de belki biraz fazla düşünmüş olabilirim. bir de çok yalnızım bu aralar; bir de hergün aynı şeyleri yapıyorum onun da biraz etkisi var... ama hakikaten çok değişikti kızın çüçüler... Sevgilerle Erman Çağlar.

harekete kayıtsız kalma, no esnaf tişörtünü bugün yaptır!!!!!

  

tişört 1 tişört 2 -----------------> düşünce olarak böyle tişörtler...

bizim zamanımızda vardı, şimdi de vardır kesin... ilkokuldayken kollar vardı. bir de "cool"lar vardı diye ehehe komik. değil. neyse. hava gözlem kolu, kütüphane kolu, temizlik kolu... en iç gıcıklayanıda temizlik koluydu. öğretmen masasının masa örtüsünü, perdeleri, bilmemneleri evine götürürdün yıkatmaya. benim babam bakkalcı diye öğretmenler hep beni temizlik kolu yapardı... bilim yolunda beni hiçbirzaman ışıksız koymayan sikkafalı öğretmenlerim benim. bize de bedavaya gelmiyor o deterjan. ben yıkamıyorum annem yıkıyor ama yine de koyuyor o yaştaki insana 3 yıl üstüste temizlik kolu başkanı seçilmek. açık ara... rakipsiz... gezi kolundakilerin karizmasını kimse yakalayamadı, bi de spor kolundakileri... hiç unutmam daha o yaşta yüzyılın en görkemli aşkını yaşıyordum ama şıllık gezi kolunun başkanıyla takılıyordu... uzatmayayım öğrencinin hangi kol olduğunu belirten fantastik kolluklar, göğüse takılan iğneli dalgadulgalar falan vardı... işte onlardan esinlenip yaptığım birkaç paint çalışması. bazıları zorlama komik oldu ama hep beni sevin diye...:

 

üzerlerine tıkla bebek...

 

 

 

bazen alkol açısından zengin akşamlar yaşıyorum. amerikan filmlerindeki gibi buzdolabının kapısını her açtığımda bira bulayım istiyorum, o an yanımda bulunan dostuma "hey coni yakala" şeklinde fırlatayım o da yakalasın birlikte bira takılırken beyzboldan söz edelim istiyorum. o yüzden buzdolabını birayla dolduruyorum... ama kimse gelmeyince hep kendim içiyorum... gecenin sonunda paint isimli programı açıyorum.... Gazete Merhaba

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-->